05 Kasım 2009 Perşembe

Keçi Gribi

Evet, evet... Domuz Gribi değilim, ama doktorumun tam olarak teşhisi ile "Keçi Gribi" olmuşum. Hastalandığım gece, internetten domuz gribine dair her türlü bilgiyi indirip kendimde değerlendirdim. Yoğun ve çok rahatsız edici burun tıkanıklığı, hafif boğaz ağrısı, kısık kısık öksürük, ara sıra gelen baş dönmesi ve mide bulantısı, 37-38 derece arasında değişen ateş... Hepsi mevcut. Sabahı zor ettim. Sabah uyanır uyanmaz (ki saat 06:15 idi...) ilk işim hastaneyi arayıp en erken randevuyu kapmak oldu. 12:15!!! Özel Bosphorus Kulak Burun Boğaz Hastanesi'ne gidecektim, Altunizade'de Capitol'ün tam karşısında.
Neyse, uyudum biraz daha sonra çıktım gittim doktora. Yalnız değildim tabii, çok sevdiğim biri benimleydi:) Gittim, girdim içeri. Oturur oturmaz başladım anlatmaya... "Şimdi doktor bey, burnum tıkalı, öksürüyorum, boğazım ağrıyor, midem bulanıyor..." Hadi test yapalım, sonra da aşı yapalım, ama siz maske takın size geçmesin vs vs vs gibi sevgili doktorum Fuat Bey'i sıkan 15 dakikalık giriş cümlemden sonra kendisi sakince durdu ve bana "Lütfen sakin olun..." dedi. Hayatımda bana bir hastalığı bu kadar güzel anlatan bir doktor daha görmedim. Bana gribi, gribin ne olduğunu-olmadığını bir bir anlattı. Öğrendim ki domuz gribi teşhisini İstanbul'da ancak Çapa'da tespit etmek mümkün oluyormuş. Geri kalanı sadece diğer grip virüsleri için yapılan testlermiş. Kulaklarımı, ağzımı, burnumun içini kontrol etti. Her ihtimalime ve sanırım benim 15. dakikadan 25. dakikaya kadar "Ama test, ama tahlil...." gibi cümlelerime de istinaden "hadi bir kan tahlili yapalım" dedi. Onu da yaptık. Sonra çıktım yukarı, "ohhhh, bak rahatla grip bile değilsin" dedi bana... Benden çıkan cümle süperdi "Emin misiniz???"...
Yüzüme baktı baktı baktı, gülümseyerek "Domuz değil ama bu inatla sizde olsa olsa Keçi Gribi olur" dedi bana... Kahkahalarla reçetemi, raporumu alıp çıktım. Sonuç mu? Alerjik Rinit olmuşum:)

04 Kasım 2009 Çarşamba

Saray Usulü Tribal Isınma Sorunu

İnsan bünyesinin zayıf düştüğü anlar vardır diyebiliriz değil mi? Benim bünyem zamanında yaşadığı hassas durumlar sebebi ile her daim zayıf düşmeye hazır ne yazık ki. Ayağım üşür, karnım ağrır, sistit olurum, burnum akar, burnum tıkanır, aksırır tıksırırım... Ama bir şeyi iyi bilmekteyim ki ilk kez çalıştığım mekan yüzünden hasta oluyorum.
İlk seneler soğuk depo koşullarıyla boğuşurken, kendimi hep "Bağışıklık kazanmak iyidir" diyerek avutuyordum. Ancak fark ettim ki iş yerinde çalışma koşullarının durumu insanı fiziksel olarak son derece etkiliyor. Taş bina ısınsın diye yakılan kaloriferler, binayı sıcacık yaparken dışarı çıktığınızda iliklerinize kadar işleyen soğuk havaya maruz kaldığınızda hissettiğiniz garip yanma hissini beraberinde getiriyor. Bununla beraber, küçümsediğimden değil yanlış anlaşılmasın, yaşı belli bir döneme erişmiş "kadın" oda arkadaşlarınız varsa ve bu arkadaşları "sıcak basıyorsa" o zaman bir de üstüne o kaloriferlerin bir açılıp bir kapanması durumu ekleniyor ki evlere şenlik. Onlar da haklılar, diyebilecek bir şey yok. Ama bir yol olsa keşke... İş yeri olarak yapılmamış binalara sonradan yamama ofisler için bir çözüm üretilmesini talep etsek??? Durum bu olunca ilk aklıma gelen sarayın nasıl ısıtıldığı sorusu oldu.
İnönü Stadı'nın arkasında yer alan Gazhane, Dolmabahçe Gazhanesi olarak bilinir ve sarayın hem aydınlatılması hem de ısıtılması için kullanılırdı. Bu Gazhane bir süre Osmanlı Hükümeti tarafından yönetilmiş, ardından Fransız Havagazı Şirketine devredilmiştir. Sarayda en değişik ısıtma yöntemi, Muayede Salonu için kullanılmıştır. Salonun altında yer alan, dehlize benzer bodrumda büyük sütunlar arasındaki hendeklerin içinde yakılan odunlar salonun ısısını maksimum 20 dereceye kadar getirebiliyordu. Saraya kaloriferin gelmesi ise Sultan Mehmed Reşad dönemine kadar gerçekleşememiştir. Ancak saray o döneme kadar çini sobalar, şömineler, seyyar mangallarla ısınırken bu dönemden sonra ısınma için kalorifer kullanılmaya başlanmıştır. Bu dönemin bir güzel özelliği, saraya elektiriğin de gelmesidir. Cumhuriyet döneminde ise kalorifer sayıları arttırılmış, ancak gerekli görüldüğünde 2-3 gün önceden yakılarak mekanın ısıtılması sağlanıyormuş.
Biz şimdi geçmişe ait mekanlardan birinde, doğalgaz ile çalışan kaloriferlerimizle sıcacık yaşamaktayız. İçinde bulunduğun Hazine-i Hassa binasında bilgisayarım, wireless bağlantım, özel telefonum, kahve makinem, su sebilim... Her türlü günümüz koşuluna uygun bir mekan oldu burası. Ama dıştan bakarsanız göremeyeceğiniz detaylar bunlar. Dışarıdan, askerin durduğu görkemli kapının arkasıdır burası... Saraydayız evet... Ama günümüz usulü:)

03 Kasım 2009 Salı

Gökkuşağım

Göstermediğim kimse kalmasın diye burayada koymak istedim bu güzel sürprizin fotoğraflarını... Ne garipti sabah sabah onu ilk görüşüm. Görür görmez, sanki kırmızı bir kar yağıyormuşçasına o an aklıma gelen herkesi aradım. Haremdeydim ve görüntü muhteşemdi. Avrupa Yakası kapkara görünürken, Anadolu Yakası inanılmaz güneş oyunlarıyla keyfediyor bir de üstüne bulgur bulgur sulu kar yağıyordu. Motora binip saraya geçene kadar telefonumun kamerasıyla bu fotoğrafları çektim. Mısır'a giden babamlara verdiğim fotoğraf makinem için ilk kez üzüldüm, neden yanımda değil diye... Ama bu anı fotoğraflamadan da edemezdim. Avrupa Yakası'na geçtiğimde bir şey fark ettim ki buradan böyle görünmüyor o güzellik. Sonradan öğrendim ki yağmur damlaları sürekli yer değiştirdiğinden iki kişinin aynı yerden bile baksalar aynı gökkuşağını göremezlermiş. Böyle de kişiye özel bir an yani:)


Gün böyle başlayınca mükemmel geçti. Bir süre tabii:) Sonra bastıran şiddetli yağmur, bir de arkasından kararan hava ile kapandı benim de neşeli saat devrim...
Pek çok kültürde gökkuşağı umut, şans gibi anlamlar taşır. Yunan mitolojisinde gökkuşağının dünya ile cennet arasında iletişimi sağlayan bir varlık (Iris) olduğu inancı vardır. Hindular, gökkuşağındaki yedi rengin, vücuttaki yedi çakra ile bağdaştırırlar. En güzel hikaye bence Gılgamış Destanı'ndandır ama. Gökkuşağı destanda Ana Tanrıça Isthar'ın boynundaki mücevherlerle dolu kolyedir. Büyük Tufan'ın ardından gökyüzüne çıkan Isthar, bu kolye boynunda olduğu sürece çocuklarını ondan alan Tufan günlerini unutmayacağına and içer (Gılgamış Destanı, Tablet Onbir).


Sizler gördünüz mü veya size nasıl bir gün yaşattı bilmiyorum. Ama benim sabahıma neşe ve keyif kattı bu gökkuşağı. Demek ki gökkuşağımı bulmam gerekiyormuş. Bir dahakini iple çekiyorum. Bu neşenin bana gelmesine ihtiyacım var demek ki:)

16 Ekim 2009 Cuma

SAAT KULESİ

Sarayın bahçesine girdiğinizde polis kontrolünden sonra sizi sağ kolda sessiz bir kule karşılar ilk önce. Kimse farkında olmaz belki orada olduğunun, ama sizleri sarayın bahçesine girerken ilk karşılayan kendisidir. Özellikle son 1 senedir çalan zili, tertemiz olan dış yüzeyi ile Dolmabahçe Sarayı Saat Kulesi'nden bahsediyorum...
İtalyan Hükümeti ve İtalyan restoratörler işbirliğinde başlatılan temizleme çalışmaları bir süre sonra yerini tamir çalışmalarına da bıraktı. Böylelikle Dolmabahçe Saat Kulesi, yeniden çalışmaya tüm sahili gonk sesiyle inletmeye başladı. Bugün, Meclis Başkanı'nın da katılımıyla yapılacak açılış töreniyle Saat Kulesi yeni ışıklandırma sistemine kavuşmuş olacak. Sadece işlevsel olarak değil görsel olarak da saraya tat katacak...
Kısaca sizlere bahsetmem gerekirse, Saat Kulesi 1890-1895 yılları arasında Sultan II. Abdülhamid tarafından yaptırılmıştır. 27 metre yüksekliğinde olup, 4 katlıdır. Kare planlıdır ve her kenarında 6 adet basamak bulunmaktadır. Her basamağın bitim köşesinde ise 3 katlı ampir birer fiskiye mevcuttur.
Kulenin mimarı, aynı zamanda Sarayın da mimarı olan Sarkis Balyan'dır. 4 cepheli olup, her cephesinde bir saat yer almaktadır. Saatler Fransız malı olup, el kurmalıdır. İtalyanlar tarafından yapılan restorasyon sonucunda saatler çalışır hale getirilmiştir.

13 Ekim 2009 Salı

Saraydan Kopma Bir Teze Yardımcı Olanlar

En son ne zaman yazdım bakamadım bile korkudan...
Okunmuyor telaşında olmasam da yine de bir yerlere getirmek istediğim bu sayfayı nedenihmal ettiğim ise açıklanamaz bir muammadır.
Öncelikle uzun geçen bir 3 senenin ardından ortaya çıkan tezim en büyük sebebidir... Kendileri henüz YÖK kontrolü altında olduğundan açıklanamamakla beraber tahmin edeceğiniz üzere Saray ile ilgilidir ve hatta saray mutfakları ile ilgilidir. Saray mutfakları veya nam-ı diğer Matbah-ı Âmireler sarayların en hareketli, en renkli, en telaşlı ve hatta en kalabalık mekanları olarak bilinirken bizler tarafından neden depo olarak kullanılıyor da neden müzeleştirilmiyor üzerine kurulu bir şeyler işte...
Okul zordu, tezi yazmak daha zordu... Ama verdim bitti gitti. Yeni ufuklara açtığım yelkenlerde hep burada olanlara ve sonrasında da olacak olanlara teşekkür ediyorum:)
Ancak burada bana son derece yararlı olan ve belki de kimbilir günün birinde bir ihtiyacı olana yardım edebilmek açısından Saray Mutfakları ile ilgili yapılmış önemli bazı tez çalışmalarını paylaşmak istiyorum... Hani olur da birinin işine yarar, olmadı okumak istersiniz... Ben çok zor birleştirdim bu kaynakçayı ve çok sağlam bir kaynakça olduğunu söylemeliyim. Canım babamın da katkılarıyla hazırlanan bu kaynakça belki birilerine de yardımcı olur, olursa ben de çok mutlu olurum... Bu aşağıdaki paylaşımlarım akademik açıdan kabul görmüş tezler olarak Osmanlı Saray Mutfakları ile ilgili olarak yapılacak çalışmalar da mutlaka başvurulması gereken tezlerdir.
  • Arif Bilgin, "Osmanlı Sarayı'nın İâşesi (1489-1650)", Doktora Tezi: Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2000.
  • Selçuk Bilge, “Osmanlı İmparatorluk Dönemi Saray Mutfakları”,Yüksek Lisans Tezi: Yıldız Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, 2008.
  • Zafer Sağdıç, "Üç Osmanlı Sarayında İşlev ve Mimarlık Bağlantısı", Doktora Tezi: Yıldız Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, 2006.

08 Ağustos 2009 Cumartesi

Saraydan Ayrı Bir Konu; Esma Sultan'ın Şehveti...

Sarayın dışında da bir hayatım var benim...
İnanmıyorsunuz değil mi? Olmaz diyorsunuz, bir saraylı nasıl halka karışır:)))
Hakikaten var ama:)
Evet tüm günüm sarayda geçebilir ama benim de muhteşem günlerim geçiyor bu muhteşem duvarların dışında...
Geç de olsa, 4 Ağustos 2009 akşamı Esma Sultan Yalısı'ndaki N97 gecesi için öncelikle Müge Çerman'a, ardından Eda Hanım'a teşekkür etmek istiyorum. Çok eğlendim, sohbet ettim pek çok güzel insanla. Pek çok yeni insanla tanıştım, sosyalleşip halka karışma yolunda epeyce bir yol katettim. Esma Sultan Yalısı'nın ne kadar güzel olduğunu söylememe gerek var mı? Ben tam burada süper düğün olur derken sevgili ve pek saygıdeğer Sunipeyk'in düğün yeri olduğunu öğrendiğimde daha da pekişti bu görüşüm. Esma Sultan Yalısı kesinlikle İstanbul'un düğün yapılabilecek en güzel yerlerinden biri... Bunun pek çok sebebi var tabii. Manzarası, kuytuluğu... Biraz tarih ukalalığı yapmak ve sizlere Esma Sultan'dan bahsetmek istiyorum... Esma Sultan Osmanlı tarihinin en renkli simalarından biri aslında. Aynı zamanda dedikodusu en bol şahsıdır da...
Esma Sultan, Osmanlı Hanedanlığın gerileme döneminde belki de halk tarafından en çok sevilen padişahlarından biri olan I. Abdülhamid'in (saltanatı: 1774-1789) kızıdır. Saltanatın ender görülen alçakgönüllü ve yardımsever padişahlarından biri olarak bilinir. İstanbul'da pek çok camii, çeşme (ki en ünlüsü Emirgan Çeşmesidir) ve külliye yaptırmış. Ama onun döneminden kalma en önemli yapı hiç kuşkusuz günümüzde İstanbul Teknik Üniversitesi olarak devam eden bir geleneği, yani avrupa standartlarında askeri eğitim veren bir mühendislik okulunu "Mühendishane-i Bahr-i Hümâyun"u açmıştır. Bu güzellikler içerisinde sevgili kızı Esma Sultan, 1778 yılında doğmuştur. Günümüzde Esma Sultan Yalısı olarak bilinen yapı 1780li yıllara kadar Tırnakçı Yalısı olarak bilinirdi. Tırnakçılar, perşembe günleri saraya gelip padişahın tırnaklarını kesen kişilerdi. Sultan II. Abdülhamid dönemine kadar tırnakçılar oldukça zenginleştiler. İstanbul'un çeşitli yerlerinde Tırnakçı Yalısı olarak bilinen ancak günümüze çok azı korunagelmiş yapılar bulunmaktadır. Ancak Sultan II. Abdülhamid zamanında sarayda tırnakçıların işine son verildi. Esma Sultan Yalısı'nı hangi tırnakçının yaptırdığını öğrenemedim ben de pek çok araştırıcı gibi ama eminim arşivden bir şeyler bulunur araştırılsa.

Babası Sultan I. Abdülhamid öldüğünde 11 yaşında olan Esma Sultan, 14 yaşına geldiğinde kuzeni Sultan III. Selim'in özenli seçimi ardından 36 yaşındaki Kaptan-ı Derya Küçük Hüseyin Paşa ile evlendirilir. Hüseyin Paşa ile Esma Sultan'ın evlilikleri ile ilgili garip dedikodular mevcuttur. Örneğin Küçük Hüseyin Paşa'nın himayesi altındaki genç kalyonculuğa düşkün olduğu bilinirmiş. Bununla beraber Esma Sultan'ın yine aynı denizcilerle yaşadığı pek garip hikayeler anlatılır durur. kaptan-ı Derya Küçük Hüseyin Paşa, 1803'te öldüğünde Esma Sultan 25 yaşındaydı. 11 yıl süren evliliğinin ardından hiç evlenmedi. Ancak hayatı boyunca saltanatta hep söz sahibi oldu. Öz kardeşi IV. Mustafa'nın kısa süreli saltanatının ardından üvey kardeşi II. Mahmud'un tahta çıkmasını önleyememiştir. Hatta Esma Sultan o kadar etkilidir ki bir ara tahta çıkacak gibi dedikodular bile ortaya çıkmıştır. Tüm bu olayların ardundan II. Mahmud ile araları düzelmiştir.
Esma Sultan'ın Maçka'da ve Kuruçeşme'de yalıları vardır. İnanılmaz derecede süslü giyindiği, lükse düşkün olduğu bilinirmiş. Özellikle cariyerlerle gezmeyi seven Esma Sultan'ın sokağa çıkmasının olay olduğunu anlatan kaynaklar mevcuttur. Reşad Ekrem Koçu'nun Haremden Mahrem Hatıralar isimli kitaptan aktardığı bazı satırları korktucudur yalnız "....Sarayda Esma Sultan'ın halk ağzına düşen ve rezâlet denilebilecek hareketlerine göz yumuldur. .... İstanbul'un en şık ve en süslü kadını idi.... Beyoğlu ve Galata kaldırımlarından şıkırdım Rum oğlanları toplatır, Kuruçeşme'deki yalısına getirir, adamları o güzel kötü delikanlıları soyar, şehvetengiz köçek esvapları giydirerek oynatırlardı.... Sokaklara güzel bir cariye salarak, peşinden güzel bir delikanlı gelmesini sağlarlar, ardından da oğlan gaflet edip de yalıya adım atarsa sultanın adamları delikanlıyı kıyasıya döverlerdi. Heykel vücutlu yüzü güzel eli ayağı düzgün ve zehir gibi acı kuvvete sahip erkek ihtişamının timsali o pırpırı gencin dayak sahnesini seyreden Esma Sultan, delikanlının ayaklarına kapanarak af dilemesinden, köle gibi istediğini yapmasını seyretmekten keyif alırdı..." Ancak bu yaratılan imaj çoğu zaman Avrupalı yazarların da etkisiyle oluşmuştur. Özellikle Esma Sultan 19. yüzyılda Harem dünyasın zevk ve şehvetini simgeleyen bir figür olarak kalmıştır...
Bu hızlı yaşamına rağmen Esma Sultan 70 yaşında öldü ve bugün Divanyolu'ndaki Sultan Mahmud Türbesine gömüldü.
Kendime not; şimdi anladım ben o akşam içimdeki garip ve akıl almaz kıpırtıyı. Kadının ruhunda olan ve mekana yaydığı şehvet mi işledi bana ne:)))













03 Ağustos 2009 Pazartesi

Sarayda PTSS (Posttravmatik Stres Sendromu)

Hemen hemen her bünyenin farklı yapısı vardır. Ancak hemen herkes ciddi bir sıkıntı sonrası veya stresli ortam veya durum esnasında bazı garip tepkiler vermektedir. Travmatik olayların rüyada ve/veya düşüncede yeniden ve sürekli yaşanıyor olması, travmayı hatırlatan olaylardan veya mekanlardan kaçınma, duygusal tepkisizlik veya aşırı tepki, otokontrol yitimi, aşırı uyarılmış ego, tetikte olma, gergin olma gibi klinik olaylara sebep olmaktadır. Bu durumun tıp literatüründeki adıdır Post-travmatik stres sendromu (ptss)... Savaş, doğal afetler, yaşamı tehdit eden kazalar, saldırı ve tecavüz klinik vakalarda en fazla gözlemlenen durumlardır, ptss öncesi... Kişiler bu olaylarda ölüm veya yaralanma tehditi yaşamış veya tanık olmuş ise problemi iki ile çarpmak mümkündür. Travmayı tekrar tekrar yaşar veya yaşamamak için hiç olmamış gibi davranır... İnsanlardan uzaklaşabilir veya obsesif şekillerde insanlara TAKILIP kalabilir. "Akut stres bozukluğunda kişi kendisini tehdit eden gerçek bir ölüm veya ölüm tehdidi gibi bir olay yaşamış veya şahit olmuştur. Bu olay esnasında aşırı derecede korku, çaresizlik ve endişeli duygular yaşar. Kişi de afallama, uyuşukluk, KENDİNE AİT OLMAYAN DAVRANIL KALIPLARI sergileme, kendisini ve çevreyi olağandışı hissetme, olayın belli bir bölümünü hatırlamama gibi yaşanan travmaya yönelik unutkanlık durumu görülür. Kişinin sosyal hayattaki durumu, aile ve mesleki başarısı ve işlevselliği önemli ölçüde bozulur."
"Tüm bunlar neden yazıldı? Sarayla ne alakası var?" diye sorabilirsiniz... 22 Temmuz günü yaşadığım olay sonrasında yaşadıklarımı yukarıdaki gibi özetledi doktorum. Bu 11 gün zarfında hiçbir şey olmamış gibi hayatıma devam ettim. Bu 11 gün içerisinde değişik olan tek şey ben ve benim davranışlarımdı. Ben hiçbir şekilde bir bozukluğum olduğunu kabul etmemekle beraber bir gariplik olduğunu da anlayabiliyordum çünkü etrafımdaki az sayıda insanlarım beni sürekli uyararak dikkatli olmamı söyleyip durdular... Ben kabul etmedim. Ama bu esnada, işimle ilgili bir tek şey yapmadım. Envanter girişlerimi yapmadım, sayım yapmadım, bakırların durumunu kontrol etmedim, depoya inmedim, saray altına gidip yapmam gereken kontrolleri yapamadım, toplantılara katıldım ama beynim hep başka yerlerdeydi, tavuskuşlarını kovalamadım, gidip altınları sevmedim, mücevherlerle oynamadım, kefallere yem vermedim, arkadaşlarımla vakit geçirmedim, kafeteryada kahveli dondurma yemedim, kahve içtim ama falı kapatmadım... Ne yaptın dersen, sadece yazmaları okudum. Elimde 32 tane yazma vardı, kışa bıraktığım. Onları okudum, ama günde 6-7 tanesini birden bire... Normal ortalamam haftada 1 tanedir. Deli gibi BAZI şeylere karşı obsesif tavırlar sergilemekten kendimi alamıyordum. Şu anda ne yapmam gerektiğini bilemediğim durumlar içerisine soktu bu davranışlar beni. Hayır, dedim ben bunun arkasına sığınıyorum. Yok ben de ptss diye. Ama gerçekten de etrafıma baktığımda, insanlarıma baktığımda bana endişe ile baktıklarını gördüm. Sonra canım arkadaşım, biricik Duygum bana yardımcı oldu. Bu yaşadıklarımın sebebini anlattı. Cumartesi akşamı, böğüre böğüre ağladım... Çok iyi geldi. Bu süre zarfında yaptıklarımın bana ait olmadığını kabul etttim. Bir asalağa dönüştüğümün farkına vardım... Ben bana ait değildim.
Şimdilik tek ümidim bu esnada yaptığım delilik derecesindeki tavırların ve bunlara ait sonuçların beni, etrafımdakileri, sevdiklerimi ve sevmeyi çok istediklerimi etkilememiş olmasıdır. Saray aslında bana bu durumu atlatmada hiç yardımcı olmadı. Sadece denizin kenarında oturmak beni rahatlattı. Geri kalan ve yukarıda saydığım gündelik işlerim beni bir nebze de olsa bu delilik halinden uzak tutamadı...

Uzun lafın kısası; BU SÜRE İÇERİSİNDE VERMİŞ OLDUĞUM "GEÇİCİ" RAHATSIZLIKTAN DOLAYI HERKESTEN ÖZÜR DİLİYORUM.

İzleyiciler

Hakkımda

GFK
Saray kızıyız işte. Günümün 8 saati bir sarayda geçiyor. Orada neler öğrendiysem paylaşıyorum. Belki birilerinin işine yarar:)
Profilimin tamamını görüntüle