28 Aralık 2009 Pazartesi

2009'a Veda Ederken...

2009 zor bir yıldı... Ama hâlâ ayaktaysam ve durabiliyorsam hayata karşı, demek ki 2009 beni güçlü kılmış...
Çok güzel bir yıl beni bekliyor. Ailem sağlıklı, huzurlu ve mutlu olacak. Benimle olacaklar. Dostlarımla geçecek yeni yılım... Hepsinin kıymetini 2009'da bir kere daha anladım. 2009 bana aşkın ne olduğunu öğretti. Yeri geldiğinde çekip gitmesini bilmem gerektiğini öğretti. Her şeyin aşk olmadığını da öğrendim... Sevmenin öğrenilebilecek bir şey olduğunu öğrendim. Zamanla alışılabiliyormuş... İşimi sevmem, şükretmem gerektiğini öğrendim. Sağlığımın ne anlama geldiğini bir kere daha anladım. Canımın ne kıymetli olduğunu anladım yeri geldi 2009'da... Yemek yapmayı ne kadar sevdiğimi bir kere daha fark ettim, ne çok kurabiye yaptım... Her biri birbirinden güzel, her biri unutulmaz nice anılarla geçti 2009. Yanında unutulmayacak acılarla da... Acıları unutup keyfi neşeyi hatırlamayı dileyeceğim 2009 için. Herkese sağlık, binlerce mutluluk oku, yüzlerce gülücük
kapsülü diliyorum. Beni 2010'da da yalnız bırakmayın... Hepinizi seviyorum...
İYİ SENELER...

25 Aralık 2009 Cuma

Ölmeden yenilesi bir şeymiş...





Senelerdir duyarım... Ama hiç nasip olmamıştı. Düne kısmetmiş. İyi, güzel ve hatta dost olmaya ramak kalan bir insanla yemek de ayrı bir keyifmiş. Savoy Pastanesi'nin meşhur milföy pastası... Ne güzel şeysin sen :)

23 Aralık 2009 Çarşamba

Ne gökteyim ne yerdeyim bir garip seferdeyim...

Gerisini bilirsiniz değil mi? "Aşık mıyım ben neyim?"
Şarkıyı söylersin, hem de bu kısmını bağıra bağıra söylersin. İnsanın varken anlayamadığı kıymet yokken ortaya çıkıveriyor birden bire. Yanındayken anlamadığın, o insanın da sabunun köpüğü gibi uçup gidebileceği. Bu yüzden de hep hoyratça kullanıyorsun anları. Halbuki ne doyasıya geçecek zamanlar var hayatta. Vakti iyi kullanmak en çok da ilişkilerde geçerli. Hayata dair bizlere bahşedilen belki de en güzel şeye, ki ben ona "birini sevmek" diyorum, çok çok itinayla davranmak lazım. Hayat bize bir yumurta verircesine kapımızın önüne bırakıveriyor "sevme" eylemini. Kırmamak, incitmemek, bükmeye çalışmamak, oldu da bükülürse daha fazla yaralı bünyeyi zorlamamak, pamuklara sarıp sarmalamak gerekir onu. Yoksa kırılıverir ve hayatımız aynen yumurta kırığı gibi yarı sarı, yarı saydam ve çekilmeyecek bir koku ile dolar, ki ben ona "yalnızlık" diyorum...
Düşmemek lazım...

18 Aralık 2009 Cuma

Nupera'nın Muhteşem Üçlüsü...

15 Aralık akşamı, sabahında katıldığım bizimusulmakarna.com lansmanında pek kıymetli Devletşah'a ettiğim rica üzerine beni kırmayarak akşam gitmemi sağladığı Nupera'da inanılmaz saatler yaşadım. Sizlerle bunu paylaşmak istiyorum.
Tüm gün sevgili Müge Çerman ile geçtikten sonra saat 19:00 sularında Nupera'nın kapısından girdik. Daha kapıda bizi karşılayan, kocaman gülümsemesiyle içimi ısıtan sevgili Burcu Şensoy bizi ev sahibesi misali içeri davet etti. Orada bizi Bloglama ekibinden Eray Endes ve İlker Utlu ile sevgili dostlarım Nilay (mutfaksirlari.com) ve eşi Bora bizleri bekliyorlardı. Devletşah ve Barış Bey'in de bize katılmasıyla o kadar sıcak bir ortamdı ki anlatamam sizlere...
Sonra bize planı açıklamak üzere Mars Group'tan sevgili Aslı Gücüyener aldı sözü.
10 kişiydik, 3 restoran vardı ve bizler her bir restoranda sırayla yer değişerek "başlangıçlar", "ana yemek" ve "tatlılar" alacaktık. Müthiş bir serüvendi ve başladı...
Sevgili Müge Çerman, Müge Doğrular, Eray Endes ve ben başlangıçlarımızı almak üzere Lilbitz'e geçtik. Ne kadar da ufak dedim görür görmez. Nereden bilebilirdim konseptin de bu olduğunu:) Bizi kapıda süper yetenekli şef Maksut Aşkar ve ortağı Sema Türker karşıladılar. İnanılmaz sıcak kanlı insanlardı ve çok da eğlenceliydiler. Bize konsepti ve menüyü anlattılar. Aslında basitti: Her şey mekan gibi minicik... Ama doyurucu, inanılmaz keyifli yemekler. Hepsinin malzemesi özenle seçilmiş, her biri de birer tablo gibi. Başlangıçları alacaktık. Menü her hafta değişiyordu ve bizim şansımıza bunlar vardı;
  • Soğan asidinde pişmiş levrek ceviche, mandalinalı beurre blanc
  • Bonfile pudrası, bezelye ve havuç püresi, fua gra gastrique
  • Tavada ızgara karides, safran vinegret kreması, kabak püresi
  • Nuar lifleri, pancar aromalı fasulye püresi, sarı mısır pudingi
Ben nuar lifi ve levrek ceviche (ki fotoğrafta görülen) yedim.
Yanına da muhteşem ötesi bir mohito. Ama yemeklerden önce gelen kendi üretimleri ekmekler, havuç yağı, ve trüf yağı tabağı da inanılmazdı. Yemekler mi? Konuşamam haklarında bile. Gidip tatmalısınız. İnanın tabakta kalan son sarı mısır pudingini tabaktan yalamamak için kendimi zor tuttum. Etin pişme kıvamı, liflerden gelen et suyu tadı, arada bana misafir gelmiş olan karabiber, sonra levreğin az pişmiş ama damağı yormayan tadı, soğan ve salatalığın levrekle uyumu... Daha saymakla bitiremem. Ama sadece ben değil. Duyduğum kadarıyla (sadece sözlerden bahsettiğimi sanmayın, damağın insana zorla çıkarttırdığı keyif seslerini de duydum) Bonfile pudrasıyla karides de çok güzellermiş. Çok keyifliydi. Gülümseyerek oradan kalktık...
Sonraki durak Moreish...Esra Muslu, hem şef hem sahip... Bizi karşılayamadı ama bizimle ilgilenen beyefendi inanılmazdı. Sanırım orayı sevmemdeki esas sebep buydu. Her ne kadar Esra Hanım sonradan aramıza katıldıysa da beni esas etkileyen, ne yazık ki adını değil de kibarlığını ve nezaketini unutamayacağım servisimizi yapan beyefendiydi... Yemekten önce gelen dondurulmuş fesleğen ve domates sorbesi çok başarılıydı...
Ekmekler ve dukkah da öyle. Özellikle dukkah servisi için hazırlanmış mermer parça ve sedef bıçak çok etkileyiciydi. Şaraplar seçildi, yemekler de. Gözüm tatlı kısmında kaldıysa da, biliyordum ki orada tatlı yiyemeyecektim. Ama yine de o zeytin karamelli beyaz çikolatalı moosse beni kışkırtıyordu (konuya sonra devam edeceğim...). Ben kuşkonmazlı satsuma soslu bir risotto yedim. Başarılıydı. Ama tamamını bitiremediğimi itiraf etmeliyim. Zira içine rendelenmiş olan karanfil beni fena tıkadı. Buna rağmen oradan da gülümseyerek ayrıldım.
En son duraksa tatlı için uğrayacağımız Nupera oldu... Açıkçası ben girer girmez gördüğüm tatlı arabasının dışında da tatlılar olacağını ümit ederek oturdum. Aynen Lilbitz de karşılandığımız gibi çok sıcak bir karşılama oldu. Mekan tanıtıldı, ayak üstü sıcak bir sohbet yaptık. Ta ki can alıcı soruya kadar; "Tatlılar şu araba üzerindekiler mi?"... Herhalde o an aldığım cevap karşısında yüz ifademi ancak ve ancak Müge ve Eray anlatabilirler. Dudağımı büktüm... İçimden sürekli " eminim bunlar da muhteşemdir, ama kakuleli profiterol ama zeytinli moosse" diyip duruyorum. Anladılar suratımdaki düşüklüğü, sağolsun NuPera’nın Halkla İlişkiler direktörü Leyla Çullu kaprisimi kırmayıp o muhteşem zeytin karamelli beyaz çikolatalı moosse getirtti bana. Tek kelime vardı yediğim şey için: MUHTEŞEM... Zeytin ve karamel ikilisi, Türk kahvesi muhteşem bir birliktelik sağlamışlar. Lakin hak yememek lazım... Nupera'nın da kendi diner konsepti dahilindeki tatlıları çok başarılıydı. Brownie, crumble, beze ve Eray ile Müge'nin favorisi Havuçlu Kek. Hepsinden denedim, tatlı sevmeyen ekibim sayesinde:)
Karnım tok, suratımda inanılmaz bir gülümseme ile kalktım masadan ve evime döndüm. Sanırım 2 gün doğru dürüst acıkmadım... Bloglama ekibinden Burcu Şensoy, İlker Utlu ve Eray Endes'e, sevgili Aslı Gücüyener'e tekrar çok teşekkür ederim... Muhteşem bir yemek, harika bir organizasyondu...

NOT: Bu yemekten 3 gün sonra iş yerime bir paket geldi.
Yediğim yemeklerde kullanılan bazı malzemeler, biberiyeli kurabiye hamuru ve bademli krokan... Hepsi enfesti. Evde kurabiyeyi pişiriyorum şu an. Mis gibi kokuyor:) Tekrar teşekkür ederim...

12 Aralık 2009 Cumartesi

EOZIZI: Gözleriniz hep böyle baksın birbirinize...

Ne kadar tanıyorsun diyin siz bana, ne kadar görüştünüz... Eeee, şey... Bir elin parmağınız geçmez belki. Ama ne zaman karşılaşsak bilirim ki sıcacık bir çift gülümseme var onlardan bana. Ne zaman görsem ikisini el eleler, ne zaman görsem onları her şeye rağmen mutlular. Fazlasını da bilmiyorum haklarında aslında...

Bir şey hariç: Birbirlerine inanılmaz bir aşkla bakıyorlar...


Bilirim ki biri bana bir kere gülen yüzle "Saray Kızı" diyorsa, o Cihandır. Ve Cihan'ın yanında o güzel yüzüyle gülen biri varsa o da kesin Seviyedir.
Yedi yılı geride bırakmışsınız, kutlu olsun. Daha nice uzun, sağlıklı, mutlu, başarılı, huzur dolu, sevdiklerinizle birlikte, çocuk kahkahkalarını da duymanın nasip olduğu (!!!!) bir ömür geçirin.
Sizinkisi şimdilerde duyulması, yaşanması zor bir aşk hikayesi. Hep birlikte aşamayacağınız sorun yokmuşçasına gülümsemelerinize devam edin. Lütfen:)
Ben ve Kurabiyelerim sizin için hep buradayız...
Sizi pek seven,
HALANIZ...

07 Aralık 2009 Pazartesi

Kış geldi...

Saray sıcaktır. Kaloriferler deli gibi yanar, dışarısı eksi bilmem kaç derece olursa olsun odalarımız 27 derecede güne başlar ve artar durur. Bizse lahana bebekler gibi giyinmeye mahkum olarak yaşarız. En inceden en kalına giyindiğimiz kıyafetleri üzerimizden çıkarma seramonimiz belki de dakikalar sürer, ama mecburen. Yoksa içeride yanma dışarıda donma tehlikesi var...İşte bu akşam Saray'dan gelirken dedim ki kendi kendime "Kızım çıkar artık şu kışlık kalın kazakları zamanıdır..." Pek çoğunuz belki çoktan yaptınız bu işi ama dediğim gibi daha geçen hafta çarşamba günü ben tshirt ile oturdum odamda. İhtiyaç hissetmiyordum ta ki bugüne kadar. Eve gelindi, sıcacık anne yapımı mercimek çorbası içildi ve derhal dolabın başına geçildi. Kolay olacak sanmıştım... Hurcu çıkarıp başladım tek tek kıyafetleri yerleştirmeye. Birdi, ikiydi derken... Elime aldığım her kıyafetimde bir şeyler hatırladım. Hemen hemen hepsi bana bir şeyler hatırlattı, anımsattı. Çoğunlukla düşündürdü, ama en çok da gülümsetti. Demek ki düşündüğüm kadar da kötü geçmemiş benim yazım. Camımın kırıldığı gün giydiğim gömleği gördüm sonra... İçim ürperdi o anı hatırladım...



Sonra Shaktar&Werder Bremen atkımı görüp önce kocaman gülümsedim, ardından bastım zırıltıyı. 20 Mayıs 2009du, UEFA Final Kupası Maçı. Dün gibi gözümün önünde. Sonra Tshirtlerimi yerleştirdim, en sevdiklerimi. Hepsini giydiğim anlar bir bir gözümün önünden geçti. Hastanede geçirdiğim kabus dolu günleri saymadan, anmadan geçemedim o üzerimden asla çıkarmadığım Fenerbahçe tshirtünü görünce... Ama kısa sürdü, zira İstinye Park'ta, Kanyon'da, Moda ve Caddebostan sahilinde geçen güzel yaz günleri geldi aklıma... Ne keyifliydi hepsi, ne kadar da "keşke tekrar yaşasam" dediğim günlerdi. Sonra tatilde Göcek'ten aldığımız şalları kaldırdım güzelce katlayarak. Sırtımdaki güneş yanıklarını, ayağıma batan 2 tane kestane dikenini, ilk dalış deneyimimi ve daha nice güzel tatil anılarını düşündüm durdum. Bu yaz çok organizasyonlu da geçti. Sağolsun dostlarım varmış, iyi ve sıkı da dostlarmış ki o zor günlerde beni yalnız bırakmamışlar. Ve evet gördüğüm sadece bir adet üzerinde kurabiye canavarı olan tshirt bunları hatırlattı bana... Ne çok kurabiye yaptım ben bu yaz:)))
Bütün akşamım, "Aaaaa"larla, "Yaaaa ama ama"larla ve hatta biraz hüzün ama en çok da kocaman gülümselerle geçti. Yaz benim için resmen bitti, kış hoş geldi...

05 Kasım 2009 Perşembe

Keçi Gribi

Evet, evet... Domuz Gribi değilim, ama doktorumun tam olarak teşhisi ile "Keçi Gribi" olmuşum. Hastalandığım gece, internetten domuz gribine dair her türlü bilgiyi indirip kendimde değerlendirdim. Yoğun ve çok rahatsız edici burun tıkanıklığı, hafif boğaz ağrısı, kısık kısık öksürük, ara sıra gelen baş dönmesi ve mide bulantısı, 37-38 derece arasında değişen ateş... Hepsi mevcut. Sabahı zor ettim. Sabah uyanır uyanmaz (ki saat 06:15 idi...) ilk işim hastaneyi arayıp en erken randevuyu kapmak oldu. 12:15!!! Özel Bosphorus Kulak Burun Boğaz Hastanesi'ne gidecektim, Altunizade'de Capitol'ün tam karşısında.
Neyse, uyudum biraz daha sonra çıktım gittim doktora. Yalnız değildim tabii, çok sevdiğim biri benimleydi:) Gittim, girdim içeri. Oturur oturmaz başladım anlatmaya... "Şimdi doktor bey, burnum tıkalı, öksürüyorum, boğazım ağrıyor, midem bulanıyor..." Hadi test yapalım, sonra da aşı yapalım, ama siz maske takın size geçmesin vs vs vs gibi sevgili doktorum Fuat Bey'i sıkan 15 dakikalık giriş cümlemden sonra kendisi sakince durdu ve bana "Lütfen sakin olun..." dedi. Hayatımda bana bir hastalığı bu kadar güzel anlatan bir doktor daha görmedim. Bana gribi, gribin ne olduğunu-olmadığını bir bir anlattı. Öğrendim ki domuz gribi teşhisini İstanbul'da ancak Çapa'da tespit etmek mümkün oluyormuş. Geri kalanı sadece diğer grip virüsleri için yapılan testlermiş. Kulaklarımı, ağzımı, burnumun içini kontrol etti. Her ihtimalime ve sanırım benim 15. dakikadan 25. dakikaya kadar "Ama test, ama tahlil...." gibi cümlelerime de istinaden "hadi bir kan tahlili yapalım" dedi. Onu da yaptık. Sonra çıktım yukarı, "ohhhh, bak rahatla grip bile değilsin" dedi bana... Benden çıkan cümle süperdi "Emin misiniz???"...
Yüzüme baktı baktı baktı, gülümseyerek "Domuz değil ama bu inatla sizde olsa olsa Keçi Gribi olur" dedi bana... Kahkahalarla reçetemi, raporumu alıp çıktım. Sonuç mu? Alerjik Rinit olmuşum:)